Biraz Analiz 

J. J. Rousseau’nun bir sözü var : “İnsanlar düşünmek, sevmek
ve inanmak için dünyaya gelmiştir.”
İlk okunduğunda kulağa gayet hoş gelen bu söz belki de sosyal medyada
durum güncellemesi olmaya bile değer gibi.
Bir diğer yandan âlemlerin Rabbi “Ben cinleri ve insanları ancak bana
kulluk etsinler diye yarattım.” buyuruyor. (Zâriyat /56)
Aslında ilk söz kulağa ne kadar güzel geliyorsa ikincisi de bir o kadar
ürpertici. Çünkü dikkat edildiğinde dünyada var oluşumuzun tek
gayesinin kulluk etmek olduğu manası çıkıyor ortaya. Pek çoğumuz
buradaki ibadet kelimesini namaz, oruç gibi algılıyoruz ancak Allah
katında bunların yanında daha nice ibadetlerin var olduğunu unutuyoruz.
İslam’a göre tebessüm de bir ibadettir. İnsanlara engel olmasın diye yerden
bir taşı kaldırmak da ibadettir. Bunun gibi birçok örneği sıralayabiliriz.
Rousseau’nun sözünde üç eylem geçiyor: düşünmek, sevmek ve inanmak.

Çizim: Milena

İlk eylem: düşünmek…

Başlangıçtan itibaren insanlar dünyayı algılarken akla başvurmuşlar,
duyduklarını gördüklerini ve yaşadıklarını kendi süzgeçlerinden geçirerek
hayatı anlamlandırmaya çalışmışlardır. İslam’da ise bir insanın kâinattaki
nizamı düşünüp ibret alması ibadettir. Hatta Yüce Kitap’ta defalarca
tekrarlanan bir ifade de şudur: “Hiç düşünmez misiniz?” Bu ve bunun
gibi düşünmek ve akıl etmekle ilgili ayetleri günümüz fırsatçıları göz
ardı ederek İslam’ın akla ve bilime zıt olduğunu söyleyip gülünç duruma
düşüyor. Kendisi düşünmeye sevk eden bir din, niçin bilime karşı olsun ki?

İkinci eylem ise sevmek…

Hepimiz az da olsa bir şeyleri severiz. Çoğu zaman sevginin bir tanımını
yapmak için uğraşır dururuz fakat sevgiye yapılan tanımların hepsi bir
yönüyle eksik kalmaktadır. Sevgi evrensel bir duygu olmakla beraber
düşünmek gibi başlangıçtan itibaren süregelen bir duygudur. Bu konuda
ise Peygamberimiz (selam onun üzerine olsun) şöyle buyurmuştur: “Bir
kimsede üç özellik tam olarak bulunursa imanın tadını tadar. Allah ve
Resulünü herkesten fazla sevmek, sevdiğini Allah için sevmek, Allah
kendisini küfürden kurtardıktan sonra tekrar küfre dönmeyi tekrar ateşe
atılmak gibi tehlikeligörmek.” (Buhari, İman 9, Müslim, İman 67)

Görüldüğü üzere Rasulullah’ın söylediği bu üç özellikten
ikisi sevmekle ilgilidir. Fakat buradaki asıl şiar her şeyden
çok Allah’ı sevmektir. Dünyalık ve geçici şeyleri sevmek
haddi aştığında ise bu şeyleri iyice yüceltmeye ve -hâşâ- putlaştırmaya
yol açar. Bahsedilen sevmek fiilinin en güzeli Rahman’a olandır. Diğer
sevgiler ölçüsüz olursa tehlikeli bir sonun habercisidir.
Üçüncü ve son eylem ise inanmak…
Bildiğimiz üzere insan sürekli bir şeylere inanma ihtiyacı hisseder.
Bu bir hayal, bir insan, bir duygu olabilir. İslam’a gelince, o zaten en
mükemmel dindir. Gerek içerdiği akideler gerekse bu inançların verdiği
güven duygusu birbirini tamamlamada kusursuzdur.
Görüldüğü gibi, Rousseau’nun bu söylemi İslam’ın esaslarıyla birebir
örtüşmemekle birlikte doğru yanlara da sahiptir. Zaten ben en çok böyle
adamlara üzülürüm, o kadar düşünüp Allah’ı ve hakikati bulamamışlar
diye. Sonra aklıma şu ayet gelir: “İşte bu, Allah’ın hidayetidir ki,
kullarından dilediğini buna iletip yöneltir. Eğer onlar da Allah’a ortak
koşsalardı bütün yaptıkları boşa gitmişti.” (Enam/88)

  -Lavinia

Bir Cevap Yazın